ÇOCUK VE ERGENLİK

ÇOCUK ERGENLERDE GÖRÜLEN BOZUKLUKLAR

1. Zeka Geriliği

Ortalamanın önemli derecede altında yani IQ testinde yaklaşık 70 puan veya daha altında bir IQ olması durumudur. Başlangıcı 18 yaşından öncedir. Kişinin, yaşı için beklenen ölçüleri karşılamadaki yetersizlikleri ve bozuklukları vardır. Kişi, iletişim, kendine bakım, ev yaşamı, toplumsal beceriler, toplumun sağladığı olanakları kullanma, kendi kendini yönetme, okuldaki beceriler, sağlık ve güvenlik alanlarında problem yaşar. Hafif, orta, ağır, ileri derece olarak sınıflandırması vardır.

2. Öğrenme Bozuklukları

A. Okuma Bozukluğu
Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma başarısı beklenenin önemli derecede altındadır. Bu durum, okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma başarısı beklenenin önemli derecede altındadır. Bu durum, okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.

B. Matematik Bozukluğu
Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, matematiksel becerileri beklenenin önemli ölçüde altındadır. Bu bozukluk, okul başarısını veya matematik becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.
C. Yazılı Anlatım Bozukluğu
Kişinin kronolojik yaşı, zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, yazma becerileri beklenenin önemli derecede altındadır. Bu bozukluk, okul başarısını veya yazılı metin derlemeyi gerektiren günlük yaşam etkinliklerini (dilbilgisi kuralları yönünden doğru cümleler ve iyi düzenlenmiş paragraflar yazma gibi) önemli ölçülerde bozmaktadır.
Kişilerde okuma bozukluğu, matematik bozukluğu, yazılı anlatım bozukluğu bir arada görülebilir.


3. Konuşma Bozuklukları

A . Sözel Anlatım Bozukluğu
Kullanılan sözcük sayısının çok sınırlı olması, dilbilgisi yönünden zaman seçiminde hatalar yapma, sözcükleri anımsamakta veya gelişimine göre uygun uzunlukta ve karmaşıklıkta cümle kurmada zorluk çekme belirtileri vardır.
Bu bozukluk, kişinin okul başarısını, mesleki başarısını, toplumsal iletişimini bozmaktadır.

B. Karışık Dili Anlama - Sözel Anlatım Bozukluğu
Sözel anlatım bozukluğu belirtilerinin yanı sıra, sözcükleri, cümleleri veya uzamsal terimler gibi özgül birtakım sözcükleri anlamada güçlük çekme durumudur. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki başarıyı veya toplumsal iletişimi bozmaktadır.

C. Fonolojik Bozukluk
Yaşına göre, gelişimsel olarak çıkartması beklenen konuşma seslerini çıkartamama, yanlış sesler çıkartma, kullanma, söyleme, bir sesin yerine başka bir ses söyleme ("k" sesi kullanacaksa "t" sesinin kullanması gibi), veya sonraki sessiz harfin söylenmesi gibi atlamalar yapma durumudur. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki beceri ve toplumsal iletişimi bozmaktadır.

D. Kekeleme
Konuşmanın olağan akıcılığında zamanlama örüntüsünde bozukluk olması durumudur. Ses ve hece yinelemeleri, sesleri uzatma, ünlemlemeler, sözcüklerin parçalanması (bir sözcük içinde ara vermeler), duyulabilir ya da sessiz bloklar (konuşma sırasında doldurulan ya da doldurulamayan ara vermeler), dolambaçlı yoldan konuşma (söylenmesi zor sözcüklerden kaçınmak için bu sözcüklerin yerine başka sözcükleri kullanma), sözcükleri aşırı bir fiziksel gerginlikle söyleme, tek heceli sözcük yinelemeleri şeklinde görülür. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki başarıyı ve toplumsal iletişimi bozmaktadır.

4. Yaygın Gelişimsel Bozukluklar

A. Otistik Bozukluk (Otizm)
Otizm, bireyin dış dünyanın gerçeklerinden uzaklaşıp kendine özgü iç dünyasında yaşıyor olması durumudur. Bu bozukluğu gösteren çocuklarda; toplumsal etkileşim sağlamak için yapılan el-kol hareketleri, alınan vücut konumu, takınılan yüz ifadesi, göz göze gelmek gibi birçok sözel olmayan davranışta belirgin bozulma olur. Yaşıtlarıyla gelişimsel düzeyine uygun ilişkiler geliştiremezler. İlgilendiği nesneleri göstermez, getirmez ya da belirtemezler. Toplumsal ya da duygusal karşılıklar veremez; konuşma dilinde gecikmeler gözlenir ya da hiç konuşmazlar. Basmakalıp ya da yineleyici özel bir dil kullanırlar. Taklide dayalı oyunları kendiliğinden kuramazlar. Sınırlı ilgi alanına sahiptirler. Parmak şıklatma, el çırpma gibi tekrarlayıcı el hareketleri; kendini ısırma, kafasını duvara vurma gibi hareketleri de olabilir. Eşyaların tümü yerine parçalarıyla uğraşma gibi bulgular gözlenir.
B. Rett Bozukluğu
Bu bozukluğu gösteren çocuklardaki en önemli özellik; doğumdan sonra normal bir işlevsellik dönemi peşinden birden çok özgül bozukluğun gelişmesidir. Çocukların ilk 5 ay boyunca psikomotor gelişimleri normaldir. 5 ile 48’inci aylar arasında başın büyümesinde yavaşlama görülür. Daha önceden edindikleri amaca yönelik el becerileri ve ince motor becerileri 5 ile 30’uncu aylar arasında yitirmelerinin ardından basmakalıp el hareketleri (el bükme ya da el yıkamaya benzer el hareketleri) yapmaya başlarlar. Koordinasyonu bozuk yürüme ya da vücut hareketlerinin olduğu bir görünümleri vardır. Ağır zihinsel geriliğin yanı sıra sözel anlatım ve dili algılama düzeyleri ileri derecede bozuktur. İnsanlara bakar fakat iletişime geçmezler. Bu bozukluk, daha çok kız çocuklarda görülür.
C. Asperger Bozukluğu
Bu bozukluğu gösteren çocuklarda; göz göze gelme, yüz ifadelerinin ve ses tonunun sınırlı olması, sosyal içe çekilme ve akran ilişkilerinde azlık göze çarpmaktadır. Duyguları anlamada güçlük yaşamaktadırlar. Zamirlerin yerlerini değiştirerek kullanırlar ve bilgiçlik taslayan konuşma biçimleri vardır. Basmakalıp davranışlarda bulunurlar. Karşılıklı iletişim ve hayali oyun kurmada sınırlıdırlar. Zihinsel takıntıları vardır ve rutinlere katı bir şekilde bağlı oldukları gözlenmektedir.

5. Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları
A. Dikkat Eksikliği / Hiperaktivite Bozukluğu
Dikkat süresindeki kalıcı ve sürekli kısalık, engellenmeye yönelik denetim eksikliği nedeniyle davranışlarda ya da bilişte ortaya çıkan ataklık ve huzursuzluktur. Bu bozukluğu gösteren çocuklar; çoğu zaman dikkatlerini ayrıntılara veremez veya okul ödevlerinde, işlerinde veya diğer etkinliklerinde dikkatsizce hatalar yaparlar. Çoğu zaman aldıkları görevlerde veya etkinliklerde dikkatleri dağılır. Kendileriyle konuşulduğunda dinlemiyormuş gibi görünürler. Üzerlerine aldıkları görevleri düzenlemekte zorluk çekerler. Genellikle, sürekli zihinsel çaba gerektiren görevlerden kaçınırlar. Sık sık eşyalarını kaybederler. Dikkatleri dış uyaranlarca çabuk dağılır. Oldukça unutkandırlar ve elleri ayakları kıpır kıpırdır. Sınıfta veya oturulması gereken yerlerde kalkar; uygunsuz koşullarda koşuşturur ya da tırmanırlar. Çoğu zaman hareket halindedirler, çok konuşurlar, sorulan soru tamamlanmadan cevap verirler; sırasını bekleyemez; söz keserler. Dikkat eksikliği veya aşırı hareketlilik belirtilerinden biri daha ön planda olabilir.
B. Davranım Bozukluğu
Bu bozukluğu gösteren çocukların temel özellikleri; başkalarının temel haklarını veya yaşa uygun toplumsal norm veya kuralları sürekli ve tekrarlayıcı bir biçimde saldırıya uğratmalarıdır. Çoğu zaman başkalarına kabadayılık eder; kavga-dövüş başlatır, kavgada bıçak, tabanca vb aletler kullanabilirler. Başkalarını fiziksel olarak yaralayabilirler. Acımasızdırlar, insanlara ve hayvanlara yönelik saldırgan davranışlar gösterebilirler. Yaralama, öldürme gibi eylemler, hırsızlık eylemleri, zorla cinsel eylemde bulunma davranışları gösterebilirler.
C. Karşıt Olma - Karşı Gelme Bozukluğu
Toplumsal norm ve başkalarının temel haklarına saldırı olmaksızın olumsuz, düşmanca ve karşı çıkma tarzındaki davranışlarla belirli bir yıkıcı davranış bozukluğudur. İlk belirtileri çocuğun davranışları normal görülse de okul öncesi dönemde ortaya çıkar. Bu dönemde çocuk; sık sık hiddetlenir; büyükleriyle tartışmaya girer; kurallara uymaya karşı gelir veya reddeder. Çoğu zaman isteyerek başkalarını kızdıran şeyler yapar; kendi yaramazlıkları için başkalarını suçlar; alıngandır çabuk darılır veya başkaları tarafından kolay kızdırılır; çoğu zaman içerlemiş, kızgın ve güceniktir; kincidir ve intikam almak ister; okulda ve toplumda işlevsellikte bozulmaya yol açar.

6. Bebeklerde ve Süt Çocuklarında Yeme ve Beslenme Bozuklukları

A. Pika (Yenilmeyen Maddelerin Yenmesi)
Besin değeri olmayan maddelerin devamlı olarak yenmesidir. Çocuklarda kâğıt, pastel boya, zamk, pislik, ağaç, çeşitli amaçla kullanılan boyalar, dışkı, toprak veya herhangi başka nesneleri yiyebilir. Normalde bebekler nesnelerin ne olduğunu anlamak için birçok nesneyi ağızlarına sokarlar fakat bu bir yaşına kadar biter. Bu yenemeyecek nesneleri yeme davranışı 1- 1,5 yaşından sonrada devam ediyorsa bu hastalığın tanısı konur.
B. Ruminasyon Bozukluğu (Yeniden Çiğneme)
Mide içeriğinin bulantı veya sindirim sisteminde bir bozukluk olmadan istemli olarak ağza geri getirilmesi ve yeniden yutulması şeklinde tanımlanır. İki şekli vardır: Birincisi; psikojenik geniş geviş getirme bozukluğudur. Bu sorun dışında normal gelişim gösterirler. Bu tip bozukluklarda annenin bebeğe yeterinden az duygusal aktarımda bulunduğu, daha az uyaran verdiği veya yeteri kadar anne-bebek bağlantısının olmadığı ileri sürülmektedir. İkincisi, kendini uyarma ile ortaya çıkan geviş getirme bozukluğudur. Bu tip bozukluk ise zeka geriliği ile yakından ilgilidir ve bebeklikten yetişkinliğe kadar herhangi bir zamanda başlayabilir.

7. Tik Bozuklukları
Tikler, normal davranışı andıran, ani ve tekrarlayıcı hareket, jest ve seslerdir.
Basit Hareket Tikleri: (1–2 saniyeden kısa) Göz kırpma, burnunu kıvırma, dudak yalama, yüz buruşturma, ani kafa atımları, omuz silkme, parmaklarıyla oynama veya tıklatma, ayaklarını sallama, vurma, sekme, ayak bileğinden germe.
Karmaşık Hareket Tikleri: (daha karmaşık, anlamlı ve uzun süreli) El veya yüzün anlamlı hareketleri veya yavaş bir baş hareketi, şaşırmış ya da anlamamış gibi bakmak, eşyalara veya insanlara dokunma, parmaklarıyla sayı sayar gibi yapma, bir ileri iki geri adımlama, çömelme, eğilme ve bükülme hareketleri.
Basit Ses Tikleri: Öksürme, burun çekme, boğaz temizleme, ıslık çalma, hayvan ve kuş sesleri.
Karmaşık Ses Tikleri: Heceler veya kelimeler söyleme, koprolali (küfür etme tiki), ekolali (aynısını söyleme), palilali (son harf veya hecenin tekrarı).
A. Tourette Bozukluğu
Çocukluk çağlarında başlayan kronik nöropsikiyatrik bir bozukluktur. Eşzamanlı olarak ortaya çıkmasalar da hastalık sırasında kimi zaman hem çoğul motor (hareketle ilgili), hem de bir ya da birden fazla vokal (ses çıkarma) tik ortaya çıkmıştır. Tikler aralıklı veya hemen her gün, günde birçok kez ortaya çıkmaktadır.
B. Kronik motor veya Vokal Tik Bozukluğu
Tourette bozukluğuna benzer. Tanı için basit ya da karmaşık olan motor veya vokal tiklerden birinin varlığı yeterlidir.
C. Geçici Tik Bozuklukları
Tekil ya da çoğul motor ve/ya da vokal tik (yani birden ortaya çıkan, hızlı, yineleyici, ritmik olmayan, basmakalıp motor hareketler ya da ses çıkarmalar); bu bozukluk belirgin bir sıkıntıya veya toplumsal, mesleki alanlarda veya önemli diğer işlevsellik alanlarında belirgin bir bozulmaya neden olur. Birçok olguda tikler ruhsal kökenlidir, stresle artar ve kendiliğinden azalma eğilimindedir.

8. Dışa Atım Bozuklukları
A. Enkoprezis (Uygunsuz Yere Dışkılama)
4 yaş ve üstü çocuklarda dışkının giysilerine ya da uygunsuz herhangi bir yere kaçılmasıdır.
B. Enürezis
Yineleyici nitelikteki istem dışı işemedir. Çocuklarda sık, yetişkinlerde nadir görülmektedir. 5 yaşından sonra ayda en az iki kez gece yatağını, gündüz ise iç çamaşırlarını ıslatması bir bozukluk olarak değerlendirilmektedir.

9. Ergenlik Sorunları
A. Depresyon
Ergenlik çağında depresyonun tüm belirtileriyle çıkması çok seyrek olarak görülür. Ergenlik çağından önce süperegonun (vicdan, üstben) gelişmemiş olması, çocuğun kendini gözleme ve eleştirme yetisinin zayıflığı, dışa dönüklüğü, dürtülerin dizginlenmemiş oluşu nedeniyle durgunluk, çökkünlük, umutsuzluk, kendini suçlama gibi temel depresyon belirtileri apaçık ortaya çıkmazlar; çıksa da sürekli olmazlar. Başka bir deyişle, üst benlik, benliği ve dürtüleri tamamen egemenliği altına alamaz. Genç, depresyona karşı kendini savunmaya girişir. Ortaya üstü örtülü, dolaylı ya da depresyon eşdeğerleri denen belirtiler çıkar. Altta yatan depresyon göstergesi olabilecek belirtiler şunlardır: Genç can sıkıntısı çeker ve tedirgindir; hiç bir işle uzun süre ilgilenemez, bir uğraştan diğerine yönelir. Ancak sonunu getiremez. İstekle başladığı bir işten çabuk bıkar; coşku ile bezginlik arasında gider gelir. Dikkatini yoğunlaştırmakta güçlük çeker; okuduğunu anlamaz "Okuduklarım kafama girmiyor." der, unutkanlıktan, dalgınlıktan yakınır. Ders dinleyemez ve başarısı düşer. Bedeniyle uğraşır, yorgunluktan, baş ağrısından, mide bulantısından, karın ağrısından, uykusuzluktan yakınır.
İlk gençlikte görülen davranış bozukluklarının birçoğunun altta yatan bir değersizlik, benlik saygısında azalma ve yalnızlık duygularına bir tepki olarak, geliştikleri belirtilmektedir. Baş kaldırma ve saldırgan davranışlar, içteki bir güçsüzlük duygusunu örtme çabaları olarak nitelendirilmişlerdir. Genç, kendinin güçsüz olmadığını kanıtlamaya uğraşmakta, depresyonla savaşmaktadır. Yalnızlık duygusundan kurtulmak için insanlardan kaçmak yerine onlara sokulmayı deneyebilir. Aile ilişkileri çok bozuk olan, evde istenmediğini, sevilmediğini duyumsayan bir genç, kişisel yakınlığı ev dışında arayabilir. Bu durumda eğer genç, bir kızsa beğenildiğini, aranıldığını görerek, ilişkilerini çok ileri götürebilir, sevgi açlığını birine sığınarak gidermeye çalışır. Cinsel yaklaşmayı sevgiyle karıştırır, ancak aradığını bulamayınca, ya da cinsel isteklerin doyurulmasıyla sevginin sona erdiğini görünce ve yüzüstü bırakılınca daha büyük bir çöküntüye uğrar; canına kıymaya kalkışabilir.

Ailede boşanma, ayrılık, ölüm gibi benlik saygısını azaltan durumlarda pek çok gencin ilk tepkisi davranış bozukluğu biçiminde olmaktadır. Gencin, birden umursamaz bir tutum takındığı, derslerine boş verdiği, okuldan kaçmaya, öğretmenlere karşı gelmeye başladığı, haylaz arkadaşlara kapıldığı gözlenir. Açıkça ayar tutamayan, depresyon belirtisi göstermeyen genç, dolaylı olarak depresyonunu aşmaya çabalar. Kolay arkadaş edinemeyen kimi genç de ilişki alanını daha daraltıp, yanlış uğraşlara yönelebilir. Hayvan besleyerek tüm gününü onların bakımına ayırarak, onlarla konuşup severek, depresyona karşı kendini savunmaya çalışabilir.
B. Davranım Bozuklukları
İkinci dünya savaşından bu yana gençlik çağında işlenen suçların gittikçe arttığı ve toplumsal bir sorun durumuna geldiği gözlenmektedir. Sanayileşmeye koşut olarak hızla büyüyen kentlerde gençler arasında çalma, soygun, yaralama, adam öldürme, içki ve uyuşturucu kullanımı, cinsel sorumsuzluklar ve yasak çiğnemeler yaygınlaşmaktadır. Bu durumun düşündürücü yönü, suçluluk oranındaki yükselişin genç nüfusun artışından daha hızlı olmasıdır. Özellikle gelişmiş ülkelerde kızlar arasında da suça eğilim kaygı verici bir hızla artmaktadır. ABD’de intihar olayları son yirmi yılda 2,5 kat artmıştır. Resmi sayılara bakarak ülkemizde gençlik suçluluğunun gelişmiş ülkelerdeki oranlara varmadığı söylenebilir. Ancak, polis ve mahkeme kayıtlarına geçmeyen gizli kalmış ya da kovuşturulmamış suç oranının da yüksek olduğu bir gerçektir. Bununla birlikte toplumumuzda büyük kentlerdeki sürekli artışa karşın, gençlik suçluluğu büyük boyutlarda değildir. Köylerdeki geleneksel kız kaçırma, kan gütme suçları azalarak sürmekte, kentlerde ise, hırsızlık suçları ilk sırada yer almaktadır.

Gençlik suçluluğunun nedenleri çok çeşitlidir. Başka bir deyişle tek bir mikropla bulaşan bir hastalık değil, birçok etkenin belirlediği bir davranış bozukluğudur. Yoldan çıkan bir genci, suça yönelten nedenler üç ana kümede toplanabilir:

1. Gencin yapısı, özellikleri ve yeteneklerine ilişkin etkenler,
2. Gencin yetiştiği aile yapısı, aile içi düzensizlikler ve ana-baba ilişkileri,
3. Gencin ve ailenin içinde yaşadığı toplumsal ortam ve yaşam koşulları.
Bu etkenler birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olarak sonucu belirlerler. Kimi zaman bir etken, kimi zaman da başka bir etken ağır basar.
Araştırmalarda incelenen suçlu gençlerin özellikleri şöyledir: Bedence daha iri yapılı ve güçlüdürler. Ergenliğe daha yavaş girmekte, ergenlikten sonra yaşıtlarına yetişerek geçmektedirler. İçlerinde donuk zekâlılar olduğu gibi parlak zekâlıları da vardır. Ancak suç işleyen gençlerin zekâlarının ortalaması kontrol grubu gençlerininkinden daha düşük bulunmuştur. Buna karşılık suçlu gençlerin okul başarıları zekâ yeteneklerinin çok altındadır. Matematik ve okumada yaklaşık 3 yıl geri kalmışlardır. Okumaktan ve okuldan nefret etmekte, çoğu okulu bırakmak istemekte ve sık sık okuldan kaçmaktadırlar. Öğrenme güçlükleri ve soyut düşünmede gerilikleri vardır.

Yapılan pek çok araştırma, suçlu gençlerin ot gibi yerden bitmediğini, onların özel koşullarda ve belli ortamlarda özellikle yetiştirilmiş gibi suça itildiklerini doğrulamaktadır. Bu ortam genellikle sevgiden yoksun, güven veremeyen, karışık ve çatışmalı bir aile ortamıdır. Çocuğun kişilik gelişmesini aksatacak, ruhsal uyumunu bozacak pek çok etken bir arada bulunur: Kavga, içki, geçimsizlik, vb. Ana-babalarda ruhsal dengesizlik veya antisosyal eğilimler vardır. Bu ailelerin çoğunda şu etkenlerden biri çok belirgindir: Annenin çocuğu benimsemeyip itmesi, babanın çocuğu benimsememesi, anne-babanın ruhsal dengesizliği ve anne-baba geçimsizliği, bu ailelerin yarısında da bu etkenlerden üçü bir arada bulunmuştur.

Baba, çocuğunda anti-sosyal eğilimleri destekleyen, genellikle evde bir diktatör gibi davranan, bencil, başkalarının duygularına karşı duyarsız, eve anlayışsız bir insandır. Anne de çoğunlukla çaresiz, sürekli yakınan ancak kocasına karşı çıkamayan, ezik biridir.
Kendinden iyi bir davranış beklenmediğini gören çocuk, ana-babaya karşı bu ters kimliğini savunma çabasına girer. Bütün aile üyeleri de yalnız ona karşı dayanışma içine girerler, onu dışlarlar. Kimi zaman davranışı en bozuk olan, en yeteneksiz olan değil, çok olumlu özellikleri olan bir çocuk da şamar oğlanı rolünü üstlenebilir. Çoğunlukla belli bir özelliği, şamar oğlanı olarak seçilmesinin nedenidir. Sevilmeyen birisine benzemesi, kız beklerken oğlan çocuk doğması, çocuğun ana-babadan biri ya da ikisince itilmesine neden olabilir. Çocuğun olumsuz bir özelliği abartılarak ve sürekli başına kakılarak çığırından çıkarılır. "Sen olmayınca bu evde huzur var, sen gelince ağzımızın tadı kaçıyor." gibi. Oysa şamar oğlanı olmasa, aile üyeleri öfkelerini yansıtacak bir yer bulamaz, birbirlerine düşerler. Kimi gençlerin davranış bozukluğu, nevrotik veya tepkisel olabilir. Örneğin bir boşanmadan bir ölüm olayından sonra ortaya çıkan davranış sapmaları bu türdendir.
Babasız büyümekten daha zor ve acı olan durum, babası yaşarken bir gencin baba özlemi çekmesidir. Babasının olduğunu bilen, ama aranmayan, sorulmayan, merak edilmeyen bir çocuk ve gençte benlik saygısı büyük bir yara alır. Ülkemizde, kızlar arasında evden kaçmalar ve sorumsuz cinsel ilişkiler artış göstermekle birlikte genelde suç oranı erkeklerle kıyaslanmayacak kadar düşüktür.

Ceza ve ıslahevlerinde yatan genç kız sayısı çok azdır. Gelişmiş ülkelerde büyük sayılara varan evlilik dışı gebelik ve doğum olaylarına ülkemizde ancak tek tük rastlanır. Önünü-sonunu düşünmeden cinsel ilişkiye girmek ve gebe kalmak genç kızlar için bir baş kaldırma yolu, kimlik bocalamasının bir belirtisi olmaktadır. Erkeklerce beğenilme, ardından koşulmak kadının cinsel kimliğinin bir parçasıdır. Evinde sevgi ve anlayış bulmayan genç kızlar, erkeklerden gelen ilgiye ve tatlı sözlere daha çabuk kanmakta, cinsel birleşmeyi bu sevginin bir bedeli olarak görmektedir. Yalnızlığını ve umutsuzluğunu gideren böyle bedensel yaklaşma ona sevilmenin ve kadın kimliğinin bir kanıtı gibi gelmektedir. Aile içi bunalımlarda, boşanma ve ayrılıklarda genç kızın benlik gücü zayıflamakta, cinsel ilişkiyi sorunlardan bir kaçış yolu olarak seçmektedir. Özellikle annesiyle çatışması çok olan genç kızlar, bilinçdışı bir öç alma duygusuyla kendilerini erkeklerin kucağına atmaktadırlar.

Çocukluklarında cinsel saldırıya uğramış, yakın bildiği, güvendiği erişkin erkeklerce kandırılıp, okşanmış cinsel bakımdan sömürülmüş kızlar da gençlik çağında cinsel dürtülerini dizginlemekte güçlük çekerler.

Suçlu çocukların ancak yarısı anne ve babaları tarafından sevildiklerini bildirmişlerdir. Annesince sevildiğini söyleyenler, babasınca sevildiğini söyleyenlerden üç kat fazladır. Suçlu gençlerin %46,6’sı ölüm veya ayrılık nedeniyle bir süre ana-babadan ayrı kalmışlardır.
Gençlik suçluluğunda toplumsal etkenler de büyük rol oynarlar. Bazı yörelerin gençleri çevredeki varlıklı kesimlere imrenmenin ve özenmenin ötesinde kıskançlıkla, kinle bakarlar. Çalışarak, didinerek yasal yollardan onların düzeyine hiçbir zaman çıkamayacaklarının bilincindedirler. Kendi olanaklarının azlığıyla dışarıdaki bolluğu karşılaştırırlar. Önce umutsuzluğa sonra öfkeye kapılırlar. Kendi kötü koşulları içinde sıkışıp kaldıklarını görür ve buna tepki gösterirler. Bu tepki ancak saldırganlık, çalma, yıkma, kırma, kuralları çiğneme biçiminde olabilir.
C. Sınav Kaygısı

Kaygı Nedir?
Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.
Dünyaya geldiğimiz anda bir öğrenme süreci içine gireriz ve bu süreç yaşamımızın sonuna dek devam eder. Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi ve süregelen yaşamdan doyum alması için gerekli tüm bilgi, eylem ve becerilerin kazanılması sürecidir. Öğrenilenler, kişinin birikimini (potansiyelini) oluştururken, öğrenilenlerin belli bir amaca yönelik kullanılması da performansı ortaya koyar. Başka bir deyişle performans, kişinin akıl, duygu ve davranış düzeyinde daha önceden kazanmış olduklarının, belli bir durum ve belli bir zaman kesitinde, eylemsel olarak ortaya konulan şeklidir. İnsanın performansının en iyi olduğu durum, onun o alanda var olan potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği durumdur. Ancak çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle gerçek potansiyelin performansa dönüşmesi zaman zaman güçleşir. Bu etkenlerden biri yüksek kaygıdır.
Öyleyse herhangi bir alanda başarılı olabilmek için hiç kaygı yaşamamak mı gerekir?

Hayır!.. Her duygu gibi kaygı da kişinin, yaşamını sürdürebilmesi ve yaşamdan doyum alabilmesi için gereklidir. Öyleyse amaç, kaygıyı tümüyle ortadan kaldırmak değil, kaygıya yenik düşmemek ve yaşanılan kaygıyı belli bir düzeyde tutarak onu kendi yararımız için kullanmaktır.
Normal düzeydeki bir kaygı kişiye, istek duyma, karar alma, alınan kararlar doğrultusunda enerji üretme ve bu enerjiyi kullanarak performansını yükseltme açısından yardımcı olur. Örneğin, bir konferans ya da bir konuşma için yaşadığımız orta düzeydeki bir kaygı, bu konuşmaya daha iyi hazırlanmamıza ve daha iyi bir performans göstermemize yardımcıdır. Hiç kaygı yaşamadığımız durumlarda ise, yapılacak olan işi elden geldiğince iyi yapmak için içimizde bir istek oluşmadığından sonuç genellikle olumsuz olur.

Yaşanan kaygı çok yoğun ise, kişinin, enerjisini verimli bir biçimde kullanması, dikkatini ve gücünü yapacağı işe yönlendirmesi engellenir. Kişi potansiyelini tümüyle kullanamaz ve istenen performansa erişemez.
Kaygımız yükseldiği anda bedenimiz bazı sinyaller gönderir. Kalp atışlarında hızlanma, terleme ya da üşüme, yorgunluk; solunumda güçlük, titreme, mide ağrısı, başağrısı bunlardan bazılarıdır. Böyle durumlarda kullanacağımız bazı yöntemler kaygının başa çıkılabilir düzeye inmesi için bize yardımcı olabilir.
Sınav Kaygısı Nedir?

Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya sınav kaygısı denir.
Sınav kaygısı iki ayrı boyutta ele alınabilir:

Endişe ve yoğun duygulanım:
Endişe performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur. Yoğun Duygulanım kaygının yarattığı fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyiş dengesi dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir.
Aşağıdaki bölümde sınav kaygısı yaşayan kişilerin, kaygının endişe ve duygulanım boyutlarını nasıl dile getirdiklerini gösteren bazı ifadeler bulacaksınız.
Endişe:

• Bu sınavda başarılı olamayacağım.
• Bu sınav sonunda her şey berbat olacak.
• Sınıftaki herkes benden daha zeki.
• Bu sınavda başarısız olursam not durumumu bir daha asla düzeltemem.
• Sınav sırasında bildiğim her şeyi unutabilirim.
• Kendimi yetersiz ve eksik görüyorum.
• Evdekilerin yüzüne nasıl bakarım?
Yoğun Duygulanım:
• Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor.
• O kadar gerginim ki midem altüst olmuş durumda.
• Çok perişan bir durumdayım.
• Bu sınava gireceğim için paniğe kapıldım, elim ayağım birbirine dolaşıyor.
• Kendimi bir sis bulutu içinde hissediyorum, hiçbir şey bilmiyorum ve hatırlamıyorum.
• Gözüm kararıyor, midem bulanıyor, soğuk soğuk terliyorum.
Sınav kaygısı yüksek olan öğrencilerin sınav gününden önce ve sınav günü yaşadıkları belirtiler arasında, uykusuzluk, gerginlik, çarpıntı, sinirlilik, karamsarlık, kâbus görme, korku, terleme, baş ağrısı, karın ağrısı, solunumda güçlük, iştahsızlık, mide bulantısı, bitkinlik, durgunluk gibi belirtilerle kötü not alma v.b. endişeler yer almaktadır.
Öğrenciler, sınav için sınıfta beklerken de ellerinde terleme olduğunu, kalplerinin çok hızlı çarptığını, başlarının ya da karınlarının ağrıdığını fark etmekte; ayrıca, gerginlik, sabırsızlık, el titremesi, bütün bildiklerini unutma korkusu, kendine güven azalması gibi belirtiler yaşadıklarını da ifade etmektedirler.
Sınav başladıktan sonra ise şu tür kaygı belirtileri ortaya çıkabilir: Dikkati toplamakta, sınava başlamakta ve soruları anlamakta güçlük; bilinen bir soruda hata yapma korkusuna bağlı yoğun heyecan, kötü not alma beklentisi, öfke, düşünememe, sınavın kötü geçeceğine inanma, sürenin yetmeyeceği düşüncesi, zor gelen sorularda paniğe kapılma ve bazı fizyolojik belirtiler.

Öğrencilerin çoğu, bu endişelerin ve fizyolojik belirtilerin sınavın ilk 30–40 dakikası içinde daha yoğun yaşandığını, sınavın sonlarına doğru, belirtilerin şiddetinde bir azalma olduğunu belirtmektedirler.
Görüldüğü gibi, yoğun sınav kaygısı içindeki kişiler, yalnızca bedensel bazı uyarımlar yaşamakla kalmayıp, aynı zamanda performanslarının yeterliliği konusunda da yoğun bir endişe içine girmektedirler.
Araştırmacılar, sınav başarısının düşmesinde endişe faktörünün etkisinin, yoğun fiziksel uyarıma oranla daha fazla olduğunu belirtmektedirler. Çünkü sınav kaygısının sınav sırasında yarattığı olumsuz ve ketleyici etkinin odağı dikkat mekanizmasıdır. Kişinin, potansiyelini ortaya koyabilmesi için sınav sırasında dikkatinin tümünü sınav sorularına yöneltmesi gerekir. Ancak sınav kaygısı yüksek olan kişilerin yaşadığı endişe, dikkatin bölünmesine ve sınavla ilgili olmayan şeylere yönelmesine neden olur. Öğrenci, dikkatini sınava vermekte güçlük çeker ve dikkat, sınav soruları ile kişinin kendi performansına ilişkin yorum ve değerlendirmeleri arasında bölünür. Bir süre sonra öğrenci, dikkatinin çoğunu akademik başarısıyla ilgili olumsuz yorum ve değerlendirmelere yöneltir. Başarısından kuşku duyar ve diğerlerinin kendisinden daha üstün performans göstereceğini düşünür. Böylece sınava odaklanması gereken zihinsel enerji, hedefinden uzaklaşıp, dağılır ve öğrencinin gösterdiği performans, potansiyelinin çok altına düşer.

Sınav Kaygısı Yaşayan ve Bu Kaygıyı Yaşamayan Kişiler Arasında Ne Gibi Farklar Vardır?
Kaygı düzeyi normal olan kişiler sınav durumlarını, başarılarının test edileceği bir fırsat olarak değerlendirirken, kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar. Sınavla ilgili durumlarda kendileriyle olumsuz bir diyalog içine girerler. Gerçek dışı ve karamsar bir düşünce tarzını seçerler. Sınav öncesi ve sonrası fizyolojik uyarım dereceleri aynı olduğu halde, normal düzeyde kaygı yaşayan kişiler, bu uyarımı sınavda daha fazla çaba göstermeye yönelik bir ipucu olarak algılarken, kaygısı yüksek olanlar yaşadıkları endişe yüzünden, bunu olumsuz bir durum olarak görmektedirler. Buradan da anlaşılacağı gibi, endişe faktörünün (sınav durumuna ve sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentiler) sınav başarısına olan etkisi, uyarılma faktörünün (fizyolojik uyarım sinyalleri) yarattığı etkiden daha fazla ketleyicidir. Yapılan araştırmalar, sınav kaygısı yüksek olan kişiler için en büyük sorunun, daha önce öğrenilenleri sınav sırasında hatırlayamamak olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, kaygısı yüksek olan kişilerin kaygısı düşük olanlara kıyasla ders çalışmaya daha çok zaman ayırdıkları görülmektedir. Bu bulgular da sonuçtaki düşük performansın, bu kişilerin ders çalışma sürelerindeki yetersizliğe değil, olumsuz düşüncelerinin kendilerinde yarattığı, başa çıkılamaz derecedeki kaygıya bağlanabileceğini göstermektedir.
Nasıl Üstesinden Gelinebilir?
Eğer sınav öncesi, sınav sırası ya da sınav sonrasında başa çıkamadığınız bir kaygı duygusu yaşıyorsanız, düşünce tarzınıza ve kendinizle olan diyalogunuza dikkat edin. Aşağıdakilere benzer ifadeler kullanıyor musunuz?
• Eyvah, yine sınav yaklaşıyor ve ben çalışmamı yetiştiremeyeceğim.
• Bu sınavda başarısız olacağım ve herkes aptal olduğumu düşünecek.
• Çalıştığım halde kendimi yeterli görmüyorum.
• Zaman kalmadı. Hiç bir şey bilmiyorum, herkes çalışmasını bitirmiştir.
• Sınav günü geldi ve ben çalışmış olsam da nasıl olsa her şeyi birbirine karıştıracağım.
• Eğer bu sınavda ortalamanın altında alırsam her şey berbat olur, sınıfta kalabilirim, atılabilirim, hayatım mahvolur.
• Sınav soruları kolay görünüyor ama herhalde bir şey bilmediğim için bana öyle geliyor.
• Benden daha iyiler olduğuna göre neden sınav kâğıdını ilk ben veriyorum? Sorular bu kadar kolay olamaz. Ben yanlış anlamış olmalıyım...
Eğer bu cümleler sizin kendinize sık sık tekrar ettiğiniz ifadelere benziyorsa genellikle olumsuz ve kendinizi yenilgiye uğratan bir düşünce tarzı içindesiniz demektir. Büyük bir olasılıkla sınav sonrasında kendinizi, bildiklerinizi yapamamakla, dikkatsizlikle, süreyi iyi kullanamamakla ve doğru yaptığınız soruları sonradan değiştirmekle suçlarsınız. Bütün bunlar, gerçek dışı ve olumsuz beklentilerinizin, potansiyelinizi kullanmanıza engel olması sonucunda ortaya çıkar.
Öyleyse ilk yapacağınız şey, sınav durumlarında kendinizle ne tür bir diyalog içinde olduğunuza dikkat etmek ve bu diyalog esnasında yakaladığınız olumsuz, gerçek dışı beklenti ve yorumları değiştirmeye çalışmaktır. Örneğin, "bu sınavda başarısız olacağım ve herkes aptal olduğumu düşünecek" ifadesi yerine, "Başarısız olmak ya da olmamak benim elimde. Şansım var, bunu kullanabilirim. Başarısız olsam bile bu benim aptal olduğumu göstermez." şeklindeki bir ifade, duruma daha gerçekçi bakmanızı sağlayacaktır. Ya da karamsar falcılık yapıp, "eyvah yine sınav yaklaşıyor ve ben çalışmamı yetiştiremeyeceğim" diyerek, kendinizi bu kehanete inandırmak yerine, şunu söylemeyi deneyebilirsiniz: "Zamanı bir düşman gibi görüp onunla savaşa girersem hem kendimi yıpratırım, hem de enerjimi yanlış yönde harcamış olurum. Oysa önümdeki zamanı kendi yararıma kullanmak benim elimde"... Kendinizle olan diyalogunuzda, olumsuz ve kötümser düşünme biçimini yansıtan "eğer bu sınavda ortalamanın altında alırsam her şey berbat olur, sınıfta kalabilirim, atılabilirim, hayatım mahvolur" gibi bir ifade kullanıyorsanız bunu şöyle bir cümleyle değiştirebilirsiniz: "Bu sınavda ortalamanın altında alacağımı nereden biliyorum? Ayrıca bir sınavda ortalamanın altında not almak dünyanın sonu değil. Bu sınavı hayatımın son şansı gibi görmekten vazgeçmeliyim"... Yapacağınız şey, gerçek dışı, kötümser düşüncelerinizi gerçek dışı bir iyimserliğe dönüştürmek değil, yalnızca gerçekçi düşünmektir. Unutmayın; başarıya ulaşmanın ilk aşaması, kişinin kendi potansiyelini doğru değerlendirmesidir. Nelerin eksik olduğuna ve neyi, ne kadar öğrenmeniz gerektiğine ancak gerçekçi bir değerlendirme sonucunda karar verebilirsiniz.

Kaygının zihinsel süreci olan "endişe" ile başa çıkmak için gerçekçi ve olumlu düşünme biçimini benimsemeye çalışırken, bedensel süreci olan "yoğun uyarılma" ile başa çıkmak için de gevşeme egzersizleri yapmayı deneyebilirsiniz. Eğer kendi zihninizin ürettiği bu olumsuz düşüncelerin tutsağı olmaktan kurtulursanız, endişelerinizin azaldığını ve artık bedeninizden gelen sinyalleri de, eskisi kadar olumsuz yorumlamadığınızı göreceksiniz. Ayrıca bunların, sınav öncesinden sınav sonrasına doğru, aşama aşama kendiliğinden kaybolduğunu fark edeceksiniz.

Duygularınız, düşünceleriniz ve bedeniniz arasında sizi bile şaşırtacak bir etkileşim vardır. Bu etkileşim, mutluluğunuza, başarınıza ve sağlığınıza zarar veren silahlı bir çatışmaya da dönüşebilir; kulağınıza çok hoş gelen bir senfoniye de... Bu sizin elinizde!

10. Diğer Bozukluklar

A. Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu (Okul Fobisi)
Ayrılma anksiyetesinin bazı düzeyleri evrensel bir olgudur ve bir çocuğun normal gelişiminin beklenen bir parçasıdır. Bebekler ayrılma anksiyetesini yabancı anksiyetesi olarak 1 yaşından küçükken bebek ve anne ayrılığında yaşarlar. Okula başlayan küçük çocuklarda da bir miktar ayrılma anksiyetesi normaldir. Buna rağmen, bağlılık figüründen ayrılma ile ilgili, gelişimsel olarak uygunsuz ve aşırı anksiyete ortaya çıktığında ayrılma anksiyetesi bozukluğu söz konusu olur. Okuldan kaçınma ortaya çıkabilir. Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu, bağlılık figüründen ayrılma ile ilgili aşırı kaygıya bağlı en az üç belirtinin varlığını gerektirir. Kaygılar okula gitmeyi reddetme, ayrılıkla ilgili korkular ve sıkıntı, ayrılık beklendiğinde baş ağrıları ve mide ağrıları gibi fiziksel belirtiler şeklinde tekrarlayan yakınmalar, ayrılık konuları ile ilgili kâbuslar şeklini alabilirler. Tanı ölçütleri en azından dört haftalık sürekliliği ve 18 yaşından önce başlangıcı içerir.

Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu küçük çocuklarda ergenlerden daha yaygındır ve erkek çocuklarda ve kız çocuklarda eşit sıklıkta rastlandığı bildirilmiştir. Başlangıç okul öncesi yıllarda olabilir, ancak en sık 7–8 yaşlarında görülür. Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğunun yaygınlığı okul çağı çocuklarda %3–4 ve tüm ergenlerde %1 olarak tahmin edilmektedir.
B. Seçici Konuşmazlık (Mutizm)
Seçici konuşmazlık akıcı konuşan çocuğun, konuşmasının beklendiği, okul gibi sosyal ortamlarda, konuşmasının yetersiz kaldığı bir durumdur. Seyrek görülür. Bu bozukluğa sahip çocukların çoğu suskun durumlarında sessiz-sakindirler, ancak bazıları fısıldar veya tek heceli kelimeler kullanır. Konuşmanın yokluğuna rağmen, bazı çocuklar göz teması ya da sözel olmayan jestlerle iletişim kurarlar. Bu çocuklar ev ve bazı ortamlar gibi diğer durumlarda akıcı konuşurlar.

Belirtiler en azından bir aydır bulunmalı ve okulun ilk ayı ile sınırlı olmamalıdır; rahatsızlık eğitimsel ya da mesleki başarı ya da sosyal iletişimi engellemelidir. Sadece, eğer durum kekeleme gibi bir iletişim bozukluğu ya da uygun dil becerileri bilgisinde eksiklik ile daha iyi açıklanmazsa, bu bozukluk tanısı konur.
C. Tepkisel Bağlanma Bozukluğu
Bebeğin ya da küçük çocuğun tepkisel bağlanma bozukluğu; çocuğun uygun bağlanmasını engelleyen, bakıcılarda çoğul değişimler sonucu uygunsuz bakım esasına dayanan sosyal etkileşim ve ilgilenmedeki bozulmadır. 5 yaşından önce aşağıdaki iki uygunsuz davranış kalıbından birinin görülmesi durumudur: (1) aşırı derecede ketlenmiş, uyanık ya da ikircikli tepkiler göstererek, yaşına uygun çoğu toplumsal ilişkileri başlatamama ya da tepki göstermede yetersizlik. (2) Uygun seçici bağlanmaları belirgin olarak göstermemeyle giden gelişigüzel bir toplumsallık ile belirli dağınık bağlanmalar gösterme örüntüsü. Çocuk ihmali ve istismarı da söz konusu olabilir. Bu gelişimsel uygunsuz davranışların büyük ölçüde ebeveyn bakım hatalarına bağlı olduğu tahmin edilmektedir.

Bebeklik ya da küçük çocukluğun tepkisel bağlanma bozukluğu tüm sosyoekonomik gruplardan gelmekle birlikte, bazı hastalarla yapılan çalışmalar düşük sosyoekonomik gruplar arasında duyarlılığın arttığını göstermektedir. Bu bulgu düşük sosyoekonomik gruplardaki ailelerde psikososyal yoksunluk, tek ebeveynli aile, aile organizasyon bozukluğu ve ekonomik güçlüklere eğilim ile uyumludur.
D. Çocukluk Çağı Psikozları
Çocukluk Çağı Şizofrenisi (Erken Başlangıçlı Şizofreni)
Şizofreni, hakkında yanlış bilgilerin çok olduğu, bu nedenle korkulan, düşünme, duygu ve davranışlarda bozukluklarla giden, insanın içe kapanarak, kendine özgü bir dünyada yaşadığı, gerçeklerden ve insanlar arası ilişkilerden uzaklaştığı bir beyin hastalığıdır. Çocukluk çağı şizofrenisi, erişkinlerdeki gibi halüsinasyon (varsanı) ve sanrıları (yanlış inanış, hezeyan) içeren düşünce bozukluğu, duygudurum anormallikleri ve ilişki kurmadaki zorluklarla karakterize bir bozukluktur. Varsanı, diğer insanların hissedemediği şeyler işitmeye, görmeye ve hissetmeye verilen addır. Sanrı ise, birinin hastayı sürekli olarak izlediği şeklinde bir inanç gibi başkaları için uygunsuz ya da olanaksız görünen, doğru olmayan tuhaf fikirlerin bulunması halidir. Şizofreni hastalarında ek olarak bellek, problem çözümü ve planlama gibi düşünce süreçleriyle ilgili bozukluklar da ortaya çıkabilir.
Çocuklarda nadir rastlanan bir bozukluk olup, erkek çocuklarda daha sıktır. 5 yaşından önce nadiren görülmekte, özellikle ergenlik çağında görülme riski artmaktadır. Çocuklarda hastalık başlangıcından önce birtakım gelişme gerilikleri görülebilmektedir. Ani başlangıçlı olabileceği gibi özellikle çocuk ve ergenlerde yavaş yavaş, sinsi şekilde başlangıç olabilmektedir. Tedavi edilebilir bir hastalık olmakla beraber, hastaların önemli bir kısmında hastalık tamamen ortadan kalkmayabilir.
Nedenleri:
Kesin neden bilinmemekte olup ailede şizofren olması hastalığa yakalanma riskini artırır. Biyolojik, genetik yatkınlığı olan kişilerde, toplumsal ve çevresel olayların etkisiyle ortaya çıkar. Başlamasına ilişkin yanlış inanışlar vardır. Yaşanan stresler tek başına hastalığa neden olmaz, sadece biyolojik yatkınlığı olan kişilerde hastalığın ortaya çıkmasına neden olurlar. Ailenin davranışlarının şizofren yapmadığı ama bozukluğun ortaya çıkmasında veya kötüleşmesinde rol oynadığı düşünülmektedir. Yüksek duygu ifadeli aileler hasta çocuğu negatif yönde etkiler.

Son yıllarda şizofreninin ortaya çıkışında dopamin ve serotonin sistemi gibi beyinde yer alan taşıyıcı (nörotransmitter) sistemlerin rol oynadığı araştırmalarla gösterilmektedir. Ayrıca doğum ve hamilelikteki komplikasyonların, erken başlangıçlı şizofrenide sık olduğu bildirilmiştir, doğum mevsimi ve virus enfeksiyonunun da etkili olabileceği düşünülmüştür. Dil ve konuşma gecikmesi, IQ düşüklüğü, dikkat kapasitesinde ve bilgi işleme fonksiyonunda eksiklikler gibi beynin frontal lob fonksiyonlarında bozukluklar erken çocukluk yaş başlangıçlı şizofrenide sık görülmektedir.
Belirtileri:
Şizofreninin ortaya çıkışı değişik şekillerde olabilir. Bazı hastalarda aniden ortaya çıkabileceği gibi çoğu hastada sinsice yavaş yavaş gelişir. Yavaş seyir gösteren şizofrenide başlangıçta dikkat toplama güçlüğü, toplumsal ilgiyi kaybetme, içine kapanma, kendine bakımda azalma, dini uğraşılarda artma gibi belirgin olmayan belirtiler görülebilir. Bu başlangıç belirtilerinin ardından birkaç ay veya yıl içinde de tüm belirtileri ile hastalık ortaya çıkar. Hastalar sıklıkla garip davranışlar ve konuşmalar sergilerler. Gerçekte olmayan sesler işitmeye ve hayaller görmeye başlarlar. Bazı hastalarda garip pozisyonlarda veya hiç hareket etmeksizin uzun süre sessiz kalma görülebilir.
Genel olarak çevreye ilgisizlik vardır. Konuşmada dağınıklık, kendine özgü anlamı olan kelimelerle, içerik olarak garip gelen konuşmalar, anlamsızlıklar, mantıksızlıklar olabilir. Duygularda azalma, tepkisizlik, dışa vurumda sorunlar olur. Hareketlerde de bazı değişiklikler gözlenebilir, durgunluktan aşırı hareketliliğe giden bozukluklar olabilir. Bazen sadece garip yüz hareketleri, tekrarlayan bazı hareketler, bazen de saldırgan davranışlar gözlenebilir. Dikkat toplama güçlüğü vardır, hastalar bir konuya odaklanamazlar.
Varsanılar (Halüsinasyonlar) ve yanılsamalar (illüzyonlar) gibi algı bozuklukları görülür. Yanılsama dışardan gelen uyaranın yanlış algılanmasıdır. Varsanılara gelince işitme, görme, dokunma gibi çeşitli algılara ilişkin olabilir. En sık işitsel, daha sonra da görsel halüsinasyonlar olur. İşitsel halüsinasyonlar çoğunlukla olumsuz şeyler söyleyen, bazen hakaret eden sözlerdir. Şizofreni hastaları dünyayı değişik algılar. Normalde çevrede varolan uyaranlar dışında olmayan sesler, hayaller, garip kokularla dış dünya karışık ve anlaşılmazdır. Bu ortamda hastalarda bunaltı artışı, heyecan ve korku sıktır.
Şizofreni hastalarında saldırganlık sık görülen belirti değildir. Ancak şizofreni belirtileri ortaya çıkmadan önce saldırgan kişiliği olanlarda hastalık ortaya çıktıktan sonra saldırganlık görülebilmektedir. Bunun dışındaki hastalar genelde içine kapanıktır. Şüpheciliği olan hastalar ilaç kullanmıyorlarsa saldırgan olabilirler. Genelde aile içinde veya arkadaş ortamında saldırgan davranışlar gösterirler. Şizofrenide intihar riski normal topluma göre fazladır, hangi hastanın intihar edeceğini önceden kestirmek ise genelde güçtür.
Bazı hastalarda belirtiler hafif seyrederken bazılarında şiddetli semptomlar olabilir ve bu durumda hastaları kontrol etmek güçleşebilir. Hastalar okul, arkadaş ilişkileri, toplumsal olaylara ilgi ve isteklerini kaybederler. Toplumsal çekilme, okul devam edememe, arkadaşlardan uzaklaşma, yalnız kalmayı tercih etme sık görülür.
Hastalık şu özellikleri olan çocuklarda daha iyi seyreder:
—Ailenin sosyo-ekonomik düzeyinin yüksek olması
—Hastalık öncesi toplumsal ilişkiler ve işlevselliğin iyi olması
—Başlangıç yaşının geç oluşu
—İlk hastalanma sonrası düzelmenin iyi derecede olması
—Aile ve çevre desteğinin iyi olması
—Ailede genetik yatkınlık olmaması
—Zekânın normal sınırlarda olması
—Başlangıcın bir olayı izleyerek olması
—Hastalığın yavaş yavaş değil, aniden başlaması
—Tedaviye başlama için geçen sürenin kısa olması

Tedavi:
Tedavide amaç; hastaların başkalarıyla normal ilişkiler kurmasına yardımcı olmak, hastayı toplum içinde yaşayabilecek hale getirmek ve hastalığı küçük dozlardaki ilaçlar kullanarak kontrol altında tutabilmektir. Akut vakalar hastaneye yatırılarak tedavi edilir, aşırı taşkınlık gösterenlerde ve katatonik vakalarda elektroşok tedavisi uygulanabilir. Şizofreni tedavisinin temelini antipsikotik grubu ilaç tedavisi oluşturur. Bir çocuk ve ergen psikiyatri uzmanının kontrolünde uzun süreli ilaç tedavileriyle hastalar günlük yaşantılarına dönebilirler. Tedavide, ilaçlara ek olarak destekleyici ve bilgilendirici bireysel, grup ve aile tedavilerinin uygulanması da önemli yararlar sağlar. Genel olarak bakıldığında, çocukluk çağı şizofrenisi ergenlik çağındakine ve erişkinlerdekine göre daha az ilaç cevabı vermekte ve daha kötü seyretmektedir.

Dr.Murat Eren ÖZEN, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı (Psikiyatr)

www.stres112.com   www.twitter.com/muraterenozen

Özel Adana Hastanesi, Büyükşehir Belediyesi Karşısı

0322 459 22 22